İNEBAHTIM, KÖR TALİHİM!

İNEBAHTIM, KÖR TALİHİM!

                                                                                                          Tayfun TİMOÇİN

Ekim ayına, Anadolu’da “gazel ayı” da denir. “Gazel”, kuruyup düşen yapraklar demektir.
7 Ekim 1571’de, İnebahtı önlerinde sararıp solan Osmanlı Donanması da, bize o hazin görüntüyü anımsatır.

İnebahtı Savaşı 1571. Sanatçı H.Letter. XVI. yüzyıl.
İnebahtı Savaşı 1571. Sanatçı H.Letter. XVI. yüzyıl.

            “Hıristiyanlık aleminde Türk kuvvet ve kudretine karşı tek başına mukavemet edebilecek hiçbir hükümdar mevcut olmadığına ve ancak bütün Hıristiyan hükümdarlarının olanca kuvvetlerini birleştirdikleri taktirde Türklere mukavemet mümkün olabildiğine kani olduğumuz için, Osmanlı azamet ve gururunu yıkmak üzere tekmil Hıristiyan hükümdarlarının ittifakı mutlak bir zaruret hükmündedir.”

            Böyle diyordu Papa Pius V., İspanya Kralı İkinci Philippe’e yazdığı 8 Mart 1570 tarihli mektupta. Çünkü Türkler, Avrupa’da ve Akdeniz’de istedikleri gibi at oynatmaya başlamış, üstelik Kıbrıs’a da göz dikmişlerdi. Papalık makamına geldiği 1565 yılından bu yana, Türklere karşı yeni bir Haçlı birliği oluşturmaya gayret eden Beşinci Pius, Kıbrıs’ın elden çıkma riskini iyi değerlendirmişti. Zira o papalık makamına tırmanırken, Türkler Malta kuşatmasından başarısızlıkla dönmüşler, bu da Osmanlı denen dudak uçuklatıcı gücün, “yenilmez olmadığını” göstermişti. Kısa süre sonra Kıbrıs’ın elden çıkması, Hıristiyan dünyasını ateşledi. Tabii kıvılcım Pius’a aitti. 

V.Charles’ın oğlu Avusturyalı Don Juan’ın başkomutanlığında İnebahtı’da birleşen Avrupa kuvvetleri, bir Ceneviz ve Venedik filosu, İspanya’nın Akdeniz filosunun tamamı ve Papalıktan gelen bir filodan oluşuyordu. Üstüne, Malta şövalyeleri de bütün kadırgalarını destek vermek üzere bu güce kattılar.

HEZİMET, HEZİMET, HEZİMET…

Osmanlı Donanması’nın başında, Kapudan-ı Derya Müezzinzade Ali Paşa vardı. Donanmaların gemi ve asker sayıları hakkında rivayet muhtelif. Ben ortalamasını alıp söyleyeceğim. Osmanlı ve Haçlı donanmalarında yaklaşık 240’ar gemi bulunmaktaydı. Yani gemi sayıları aşağı yukarı denkti. Ama asker sayıları denk değildi. Anlaşılan, önceki deniz savaşlarından yorgun düşmüş Osmanlı Donanması’nın deniz askerleri, leventleri epey azalmıştı, sıkıntı vardı. Osmanlı’nın 25 bin askerine karşılık, Haçlılar’ın 37 bin askeri bulunuyordu. 

Savaş, Osmanlı Donanması’nın “hezimeti” ile sonuçlandı. Türk gemilerinden yalnızca 30’u kurtulabildi. O da, daha sonra “kılıç” unvanı ile adı yüceltilecek, Barbaros kardeşlerin Cezayir ekolünden olan Uluç Ali Paşa sayesinde!

Peki, Barbaros Hayreddin Paşa’nın, yalnızca 122 parça gemiyle, 302 gemilik Haçlı Donanması’nı perişan ettiği Preveze Zaferi’nden sadece 33 yıl sonra, ne değişmişti de Osmanlı Donanması, böylesine acı bir yenilgi yaşamıştı?

 

Vatikan'da bir fresk. Yenilgi, daha savaş başlamadan görünüyor neredeyse.
Vatikan’da bir fresk. Yenilgi, daha savaş başlamadan görünüyor neredeyse.

Yenilginin nedeni, hiç kuşkusuz siyasetti! Toplumsal gelişimimizin önünde asırlardır koca bir duvar gibi dikilen ve imanımızı gevreten, mendebur siyaset! Veziriazam Sokollu Mehmet Paşa, kara işlerini ve siyaseti iyi bilirdi. Anlatılan odur ki, büyük denizci Piyale Paşa, kaptanlığı sırasında Kıbrıs ganimetleri konusunda Sokollu’yu memnun edememiş ve görevinden azledilmişti. Üstelik Sokollu, sadaret makamında Piyale Paşa’yı kendisine rakip görüyordu. Bu yüzden Piyale Paşa’nın yerine, ne yazık ki “adamı” Müezzinzade Edirneli Ali Paşa’yı getirdi. Ali Paşa’nın, daha önce ne deniz savaşına girmişliği vardı ne de derya işlerinden anladığı! Dahası, Ali Paşa’nın bir önceki görevi yeniçeri ağalığıydı!

Donanmada, kahraman Uluç Ali Paşa, koskoca Barbaros Hayreddin’in oğlu Hasan Paşa, yine aynı Cezayir ekolünden Piyale Paşa gibi, anasından denizci doğmuş deneyimli ve bilgili reisler dururken, yeniçerilerin arasından çıkıp, deniz savaşı nedir bilmeyen Müezzinzade’nin Kapudan-ı Deryalığı, işte böyle bir felaketle sonuçlandı.

 

DONANMANIN DURUMU

Donanma, 6 aydır seferdeydi. Bu süre zarfında hiçbir ciddi mücadele geçirmemişti. Artık başkente, yani İstanbul’a dönme vakti gelmişti. Yorgun donanmanın askeri de kısmen dağılmıştı. Askerce eksik ve yorgun olan Osmanlı Donanması, Haçlı Donanması’nın gelebileceği istihbaratına karşılık sahilleri taramış, birkaç yağma gerçekleştirmiş ve İnebahtı’ya girip dinlenmeye, dönüş emrini beklemeye başlamıştı.

Düşman gemileri görününce, hemen harp meclisi kuruldu. Uluç Ali Paşa, sahip olduğu deneyimin verdiği bilgi ile, Haçlılar’ın Körfez’e giremeyeceğini, bu nedenle kendilerinin içeride beklemeleri gerektiğini söylemişti. Çünkü 130 kilometre uzunluğundaki Körfez’in girişinin eni 1 mil bile yoktu ve bu dar giriş, Osmanlı askeri tarafından tahkim edilmişti.

 

İnebahtı bugün.
İnebahtı bugün.

 

TARİHİ DEĞİŞTİREN TARTIŞMA

Kaptan-ı Derya, “hayır çıkacağız dışarı ve cenk edeceğiz” dedi. Uluç Ali, “Madem çıkacağız, o halde açılalım, kıyıya yakın durmayalım” dedi. Kaptan Paşa, “Hayır kıyıya yakın duracağız” dedi. Bu tartışmada sakalını yolan Uluç Ali Paşa, sinirlenip, “Hayreddin Paşa ve Turgutça (Turgut Reis)  ile cenk edenler, niye söylemezler? Top atışıyla yara alan gemi, batmasın diye karaya oturtulur, bu da hepimizin felaketi olur” diye çıkıştı. Kaptan Paşa bunu da, “Kaçalım da kendimize kaçtı mı dedirtelim?” dedi. Uluç Ali Paşa, “Bari bayrak ve sancaklarımızı indirip kendimizi gizleyelim” dedi ama dinletemedi.

İlk yok olanlar arasında Müezzinzade Ali Paşa ve Serdar Pertev Paşa’nın gemisi vardı. 3000 Osmanlı askeri şehit düştü. Yalnızca Uluç Ali Paşa’nın kumandasındaki 30 gemi kurtuldu. Bu olayın hemen ardından da Uluç Ali, Kaptan-ı Deryalığa yükseldi. (Evet, her zaman olduğu gibi “sonradan”!)

Kâtip Çelebi, Tuhfetü’l Kibar’da, bu bahsin sonundaki “Kıssadan Hisse budur ki” bölümünde şöyle der:

Komutanlar düşmanın durumunu yoklayıp iyice anlasınlar. Karşı koymaya güçleri yetse bile eğer barış mümkünse savaşa kalkışılmasın. Kalkışılırsa da yolunca, yordamınca savaşılsın. Komutanlar bizzat savaşa girmesinler, yerlerinde durup askeri yönetsinler. Eğer bozgun olur, ümit kesilirse ister istemez bir tarafa çıkmak da hünerdir. Bir komutanın ölmesi/esir alınması, askerin kırılmasından daha zararlıdır. Hele deniz savaşları sakın ola ki kara savaşlarına benzetilmesin, komutanlar savaş yöntemlerini tarihlerden ve kitaplardan öğrensinler.

 

HEZİMETE UĞRAMIŞ DONANMA

            Osmanlı kaynaklarında İnebahtı Deniz Savaşı, Sıngın Donanma Savaşı diye geçer. Sıngın, “mağlup”, “münhezim (hezimete uğramış)” demektir. Sıngın donanma da mağlup donanma, hezimete uğramış donanma anlamına gelir. 

            Elbette böyle olmayabilirdi. Elbette donanma, her “sefer dönemi” sonunda olduğu gibi, mağrur bir edayla yine Haliç’e girebilir, Kaptan Paşa padişah tarafından kabul edildikten sonra tersaneye gidebilir, kahve ve buhur resmine katılabilir ve sadr-ı âzamla karşılıklı ziyaret gel-gitlerine gark olabilirdi. Olmadı! Siyaset, bilgisizlik ve bilgiye saygısızlık, büyük bir felaketle sonuçlandı.

            Don Juan, muharebe kayıtlarında şöyle diyor: “Kadırga (Müezzinzade Ali Paşa’nınki) üzerindeki çarpışma tam bir saat sürdü. İki kez birliklerimiz Türk gemisinin ana direğine ulaştı, fakat adamlarımızı teknemizin ön kısmına süren Müslümanlar tarafından geri çekilmek zorunda bırakıldı. Fakat bir buçuk saat sonra Tanrı bize zaferi bahşetti ve Paşa, beş yüz Türkle birlikte ele geçirildi. Bayrakları ve sancakları indirildi ve ana direğine Haç çekildi.

 

BİR DEVRİN SONU

            Bu savaşın, dünya denizcilik tarihinde oynadığı bir başka rol ise, binlerce yıldır denizin efendisi olan kürekli kadırgaların ağırlıklı rol oynadıkları son deniz savaşı olmasıdır. İnebahtı’dan sonra deniz savaşlarının kaderini, ağır silahlı yelkenli gemiler tayin etmiştir. Zaten Osmanlı’nın da denizlerde bir daha yüzü, asla eskisi gibi gülmemiştir. Doğrusunu söylemek gerekirse, “Akdeniz’de Osmanlı hâkimiyeti” diye adlandırılan dönem, Cezayir ekolünün Osmanlı siyasetinde söz sahibi olduğu dönemle sınırlıdır. İnebahtı’dan sonra çok kısa sürede donanma yenilenmiş, pırıl pırıl, harika bir yeni donanma kurulmuştur ama denizciliği bilen deniz subayları, deniz erlerinden mahrumdur bu yeni donanma. Daha da önemlisi “zafer” yoktur artık!

            Öte yandan, bu savaşa Don Quijote (Don Kişot)’un yazarı Miguel de Cervantes, İspanyol teknesi Marquesa ile katılmıştır ve daha sonra anlattığı gibi “haklının büyük zaferi uğruna” göğsünden iki mermi yarası almış ve sol kolunu da kaybetmiştir. Cervantes’in sol kolunu yitirdiği savaşta dev Osmanlı İmparatorluğu, koskoca bir donanmayı kaybetmiştir!

 

EKİMİN MUZAFFER YÜZÜ

            Tabii, ekim deyince aklımıza sadece bu kara tablo gelmez. Çünkü bayramların en güzellerinden biri, Cumhuriyet Bayramımız vardır bu ayın içinde. Yedi düvele karşı kazanılmış Büyük Zaferden sadece bir yıl sonra kurulan Cumhuriyet’imizin bayramı.

            Hem İnebahtı şehitlerine, hem 13 Ekim 1973’te aramızdan ayrılan büyük anlatıcı Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı’ya selam gönderelim, hem de ilke ve devrimleri ile dimdik ayakta duran ve bize bilimin aydınlığıyla yol gösteren Ulu Önder Atatürk ve onunla omuz omuza çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’ni yaratanlara bir kez daha teşekkür edelim bu ay.