TEKNEYE GÖZÜMÜZ GİBİ BAKIYORUZ. TUTYA.

TEKNEYE GÖZÜMÜZ GİBİ BAKIYORUZ. İŞTE KANITI!

Teknemizi koruyan şey ile asırlar önce gözlerimizi koruyan şeyin aynı olduğuna inanmak kolay değil. Ama doğrusu bu.

-Tayfun TİMOÇİN

MevlanaMevlânâ, Dîvan-ı Kebîr’de der ki:

Ey gözlerimizi sürmeleyen, ey can gözümüze tutya olan güzel.

Mevlânâ, 13’üncü yüzyılda yaşamış, büyük düşünür, şair, irfan sahibi. Aynı yüzyılda yaşayan ve Batı’ya yepyeni hayaller kurma fırsatı veren Marco Polo ise, Harikalar Kitabı adlı seyahatnamesinin bir yerinde bugünkü İran’ın Kirman Eyaleti’nde bulunan Kuhbenan kentini anlatıyor. Onun söyleyişiyle “Cobinan”. Polo, her zamanki detaylı anlatımıyla bilgi verdikten sonra devam ediyor:

Burada epeyce demir, çelik ve andanik bulunur ve en ince çelikten çok büyük ve güzel, çok sayıda ayna yapılır. Tutya burada bulunmaktadır ve göz hastalıklarına çok iyi gelmektedir.

Demek, tutya diye bir şey var ve 13’üncü yüzyılda moda. Ya da şöyle denebilir:  Marco Polo’nun bahsettiği ülke İran. Mevlânâ da İran’a çok yakın olan, bugünkü Afganistan topraklarındaki Belh’te dünyaya gelmiş bir ulu çınar. Acaba o topraklarla ilgili bir şey midir bu tutya? Yani, tozun toprağa karıştığı bir bölgede teknelerden, elektriğin olmadığı bir çağda elektrolizden bahsedemeyeceğimize göre, bu iki önemli isim ne diye söz ediyorlar tutya denen nesneden? Acaba bu bizim bildiğimiz tutya ile ilgisiz bir şey mi? Bakalım.

Devam ediyor Polo: “Bunun yapılışını gördüm ve nasıl yaptıklarını size anlatacağım. Bu ülkenin dağlarından birinde kazdıkları ve bu işe yaradığını bildikleri birTatar kostümlü Marco Polo damardan toprak alırlar ve onu kızgın ateşli büyük bir fırına koyarlar; fırının kubbesinin üzerine çok ince demirden bir elek konulmuştur. Ateş sayesinde bu topraktan ve sudan çıkan ve bu demir eleğin tuttuğu duman ve buhar soğuyarak sertleşir, bu da tutyadır; bu toprağın ateş içinde kalanı, fırının dibinde kalan cüruf, spodium ya da spodium-saz adını alır, bunun nedeni sözü geçen spodium’un ya da yanmış toprağın saz kadar hafif kalmasıdır. İşte, tutya ve spodium’un nasıl yapıldığını duydunuz.

 

Belli ki 13. yüzyıl şartlarında en son teknolojiden söz edilmekte. Fakat göz hastalıkları ile ilgisi nedir acaba?

Tutya, Arapça “tûtiyâ”dan geliyor. İki anlamı var, biri çinko, diğeri de “sürme”. Evet göze çekilen sürme. İyi de neden tutya deniyor bunlara? Ana Britannica yardıma yetişiyor: “Tutya, çinkonun cevherlerinden indirgenmesi sürecinde elde edilen sıvının kalıplara dökülmesi yoluyla hazırlanan külçe. Tutya, çinko metalinin en yaygın ticari biçimidir.

Yanıtı yine Dîvan şiirinde buluyoruz. Bu nedenle edebiyatın iyisi her zaman aydınlatıcıdır da. Kocaeli Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde Araştırma Görevlisi Mihrican Aynacı, “Dîvan Şiirinde Geçen Göz Hastalıklarının Klasik Dönem Tıp Metinleri Ekseninde Değerlendirilmesi” başlığını taşıyan makalesinde bunu aktarıyor bize.

 

Kimileri doğuştan sürmeli, şanslı insanlar. Foto: Srimathi Jayaprakash - Unsplash
İpek Yolu rotasında gözü sahiden de korumak gerek. Foto: Zibik – Unsplash

GÖZ HASTALIKLARINA BİREBİR

Makaleye göre Dîvan şiirinde en çok rastlanan göz hastalığı “remed”miş. Remed, göz ağrısı, göz iltihabı, göze elem veren her türlü hastalık olarak tanımlanırmış. Belirtilerinden biri, gözün kızarmasıymış. İşte burada ilk olarak göz-çinko bağlantısı çıkıyor karşımıza. Bir şiirde:

Devâ-yı derd-i remed olsa toprağı n’ola kim

Hevâ-yı hâk-i derûn kıldı tûtiyâyı tûrab.” (Emrî Dîvanı.)

Makale yazarının söylediğine göre buradaki tutya (tûtiyâ), “sürme” anlamında. Remede iyi gelirmiş göze sürme (tûtiyâ) çekmek.

            Makalenin bir de şöyle bir açıklama var: “Sürme, bir süs aracı olmasının yanı sıra gözü kuvvetlendirmek, görüşü arttırmak, göze parlaklık vermek; gözden remed, sebel, göz yaşarması ve göz kanlanması gibi rahatsızlıkları gidermek için kullanılan ilaçtır.

             

İÇİNE İNCİ KATINCA…

            Sayın Aynacı’nın makalesi aydınlatmayı sürdürüyor: Yukarıda alıntıladığımız açıklamanın hemen altında şu mısra var: “…..tûtiyâ sovuktur göz ağrısına döğüp ekicek nâfi’dür.”

Ve devam ediyor:

Sevgilinin ayağının tozu, âşık için göze şifa veren ve âşığın acılarını bir nebze olsun dindiren sürmedir. Etkisini artırmak için sürmeye katılan inci de tıp kitaplarında göz için tedavi edici bir unsur olarak zikredilir.

‘Gözdegi sinirleri berkidür ve nûrını arturur, cilâ virür ve sıhhatın saklar ve gözden zulmeti ve beyâzı ve karhayı ve zufreyi ve dem’ayı def ider. Kaçan kim münâsib otlarıla göze koyalar veyâ münâsib sular-ıla ezeler, göze çekeler. Husûsâ kim, incü büyük ve nûrlu ve eski ve hem-vâr ola, muzarres olmaya ve hem kum ve toprak arasında güneşde çok yatmış olmaya.”

Şair, aşağıdaki beyitte gözyaşı incilerini sevgilinin ayağının tozuna dökmesi ile sürmenin içine cevher katılması arasında ilgi kurmaktadır.

‘Bilürsin nûr-ı dîdem tûtiyâya katılur cevher

N’ola ağlarsa hâk-i pâyüne çeşm-i güher-pâşum.’ (Bâkî Divanı)”

 

ŞİFA NİYETİNE…

Biraz da şifanın peşine düşüp tarifler aradım. Malum, içine inci de katılabiliyormuş ya, başka neler olabilir diye… Tutiya diye bir reçete buldum: “Tutiya 20 gr., zencefil 20 gr. Toz haline getirilir, göze sürme gibi çekilir, üç-dört gün kullanılır, göz kanlanmasında, göz yaşarmasında, göz kararmasında faydalıdır” deniyor. Belli ki yüzlerce, belki de binlerce yıllık bir reçete yani tarif bu.

Yrd. Doç. Dr. Doğan Kaya da, “Azerbaycan’da Baş ve Baştaki Organlarla İlgili Halk Tedavi Usulleri” başlıklı makalesinde ise “Göz ağrısı ve göz sulanmasını gidermek için başvurulan tedavi şekilleri” bölümünde bizim tutyadan söz ediyor: “Göz sulanmasını gidermek için, göze sürme ve tutiya sürülür.”

İpek Yolu rotasında gözü sahiden de korumak gerek. Foto: Zibik - Unsplash
İpek Yolu rotasında gözü sahiden de korumak gerek. Foto: Zibik – Unsplash

            Şu ana kadar karşımıza çıkan coğrafyaya şöyle bir bakmakta yarar var. Çin’den başlayıp Avrupa’ya ulaşan Milattan önceki asırlarda oluşmaya başlamış tarihi İpek Yolu’nun rotasında bu ülkeler. Afganistan, İran, Azerbaycan… Binlerce kilometrelik bozkırlardan geçen bu tarihi yolun pek çok bilginin doğduğu, yayıldığı, geliştiği canlı bir laboratuvar olduğundan kimsenin şüphesi yok. Belli ki insanlar asırlar boyunca gözlerini koruyacak çareler arayıp durmuşlar, yoksa kim çinkoyu tutup gözüne sürsün? Kim bilir doğru çare bulunana kadar neler yaşandı! Ama sonunda bulunmuş. Tutyanın, teknelerimizi koruduğu gibi gözlerimizi de koruduğu ortaya çıkmış. Tabii denizde elektrikten, karada ışıktan korumuş bizi.

Ex Volkan
Author: Ex Volkan